Learn Vocabulary in Context 09/02/2010
EVDE - AT HOMEmutfak, fırın, tava, çatal-bıçak-kaşık, tencere, çaydanlık, bardak musluk, banyo, çamaşır makinesi, tarak, askı, giysi, ütü tuvalet, çöp sepeti, saat, lamba, ampul, mum, kapı pencere, merdiven, dolap, sandalye, masa, koltuk, kanepe televizyon, bilgisayar, yatak STUDY THE SENTENCES BELOW1. Pencereyi aç. Odayı havalandır. Open the window. Ventilate the room. 2. Perdeyi çek. İçeriye günışığı girsin. Draw the curtain. Let the sunlight come inside. 3. Yüzümüzü kurulamak için havlu kullanırız. We use a towel to dry our face. 4. İçerisi çok karanlık. Işığı aç. It’s very dark inside. Turn on the light. 5. Yatakta üzerimize yorgan örteriz. We put a blanket on ourselves in bed. 6. İçerisi çok soğuk. Sobayı yak. It’s very cold inside. Turn on the heater. 7. Annem mutfakta yemek pişiriyor. My mother is cooking a meal in the kitchen. 8. Zeynep kanepede uzanıyor. Ömer koltukta gazete okuyor. Zeynep is lying on the sofa. Ömer is reading a newspaper in the armchair. 9. Yiyecekleri buzdolabında saklarız. Yoksa bozulurlar. We keep food in the fridge. Otherwise, they will go bad. 10. Hay Allah! Halıya kahve döktüm. Oh, my! I’ve dropped coffee on the carpet. 11. Tavuğu fırına koyarken elimi yaktım. I burned my hand while I was putting the chicken into the oven. 12. Giysilerimizi çamaşır makinesinde yıkarız. We wash our clothes in the washing machine. 13. Akşamları oturma odasında televizyon izleriz. We watch TV in the living room in the evenings. 14. Kardeşim banyoda duş alıyor. My brother is having a shower in the bath. 15. Evimizde her kapının önünde bir paspas var. There is a mat in fron of every door in our house. 16. Tabak, bardak, tencere, tava, kaşık, çatal ve bıçakları bulaşık makinesinde yıkarız. We wash glasses, saucepans, pans, spoons, forks and knives in the dish-washer. 17. Saçımızı aynanın karşısında tararız. We comb our hair in fron of the mirror. 18. Tuvalette biri var mı? Çok sıkıştım. Is there anybody in the toilet? I badly need to go to the toilet. 19. Sıcak su musluğunu açtım ama soğuk su geliyor. I turned on the hot water tap but cold water is coming. 20. Bu sabah hava çok güzel. Kahvaltımızı balkonda yapalım. The weather is beautiful. Let’s have our breakfast on the balcony. Learning with Songs 09/01/2010
İstanbul Sokakları Söyleyin sevgilim nerde İstanbul sokakları Çare bulun bu derde İstanbul sokakları Onu benden siz aldınız Onu benden siz çaldınız Şimdi yalnız bıraktınız İstanbul sokakları Onu benden siz aldınız Onu benden siz çaldınız Şimdi yalnız bıraktınız İstanbul sokakları Sevdiğimi verin bana İstanbul sokakları Dünyam döndü zindana İstanbul sokakları Onu benden siz aldınız Onu benden siz çaldınız Şimdi yalnız bıraktınız İstanbul sokakları Onu benden siz aldınız Onu benden siz çaldınız Şimdi yalnız bıraktınız Translation Tell me where my lover is İstanbul streets Find a remedy for this sorrow İstanbul streets You took him from me You stole him from me Now you left me alone İstanbul streets Give me my lover back İstanbul streets My world turned into a dungeon İstanbul streets Grammar Notes Imperative Form: To make imperative sentences, we just use the root of a verb such as yap, gel, oku, konuş. But if the command or advice is given to the plural you (the second plural person), we add the verb –ın, -in, -un, -ün suffixes: yapın, gelin, okuyun, konuşun. We also use these suffixes when we talk to one person in a formal way. In the song, İstanbul sokakları, söyleyin and bulun are imperative sentences. The speaker wants İstanbul streets to tell her where her lover is and she wants the streets to find a remedy for her sorrow. Past Simple: To put the verb into the past form, we use the suffixes –dı, -di, -du, -dü or –tı, -ti, -tu, -tü (if the verb ends in one of the unvoiced consonants ç, f, h, k, p, s, ş, t. Siz aldınız. You took. Siz çaldınız. You stole. Siz beni bıraktınız. You left me. Dünyam dödü zindana. My world turned into a dungeon. A Video Mini Story with a Quiz 08/26/2010
![]() Leyla is not happy. She is unhappy. Because she is jobless. It is necessary for her to find a job. She asks everyone for a job. But they say, “No job.” Nobody gives her a job. Leyla comes home every day and cries. How can she live without a job? She has only 1,000 lira. She will spend the 1,000 lira and then she will be left with no money. Then what will she do? Leyla has nobody. She has no friends. She has no family. Leyla is alone. She is all alone. She is very worried. She looks in the newspaper every day and looks for a job. She is ready for any job. If someone gives her a job, Leyla will be so happy. The Last Part of the Story Lesson 08/25/2010
Cin - Üçüncü Bölüm / The Genie - The Third PartHikayenin üçüncü bölümü. Dinleyin. Alman şişeyi açtığı zaman, şişenin içinden bir cin çıkıyor. Cin üç adama diyor ki: “Size minnettarım. Beni şişeden çıkardınız. Beş yüz yıldır bu şişenin içindeydim. Her biriniz benden iki şey dileyin.” Şimdi sorular. Dikkatle dinleyin ve cevap verin. Alman şişeyi açtığı zaman, şişenin içinden ne çıkıyor? Bir cin çıkıyor. Cin nereden çıkıyor? Şişenin içinden çıkıyor. Şişenin içinden bir balık mı çıkıyor? Hayır, bir cin çıkıyor. Cin adamlara ne diyor? “Size minnettarım,” diyor. Cin kime minnettar? Üç adama minnettar. Cin üç adama niçin minnettar? Çünkü onu şişeden çıkardılar. Cin artık özgür mü? Evet, cin artık özgür. Cin kaç yüzyıldır şişenin içindeydi? Beş yüzyıldır. Cin beş yüzyıldır neredeydi? Şişenin içindeydi. Cin adamlara ne diyor? “Benden iki şey dileyin,” diyor. Her bir adam cinden iki şey mi dileyecek? Evet, her bir adam ondan iki şey dileyecek. Hikayeyi okumaya devam ediyorum. Alman diyor ki: Aç ve susuzum. Birinci dileğim biraz sosis ve bira. İkinci dileğim: Almanya’ya dönmek istiyorum. “Dileklerinizi yerine getiriyorum,” diyor cin. Beş saniye sonra Hans ortadan kayboluyor. Kim aç ve susuz? Alman aç ve susuz. Alman’ın birinci dileği ne? Alman’ın birinci dileği biraz sosis ve bira. Hans’ın ikinci dileği ne? Hans’ın ikinci dileği Almanya’ya dönmek. Cin ne cevap veriyor? Cin, “Dileklerinizi yerine getiriyorum,” diyor. Sonra ne oluyor? Hans ortadan kayboluyor. Hans ne zaman ortadan kayboluyor? Beş saniye sonra. Hikayeye devam edelim. Sonra Fransız dileklerini söylüyor. “İlk dileğim… Aç ve susuzum. Biraz peynir ve şarap istiyorum. İkici dileğim Fransa’ya ailemin yanına dönmek.” “Dileklerinizi yerine getiriyorum,” diyor cin. Beş saniye sonra Fransız ortadan kayboluyor. Kim aç ve susuz? Fransız aç ve susuz. Fransız’ın birinci dileği ne? Fransız’ın birinci dileği biraz peynir ve şarap. Edmond’ın ikinci dileği ne? Edmond’ın ikinci dileği Fransa’ya dönmek. Edmond ne yapmak istiyor? Fransa’ya, ailesinin yanına dönmek istiyor. Cin ne cevap veriyor? Cin, “Dileklerinizi yerine getiriyorum,” diyor. Sonra ne oluyor? Edmond ortadan kayboluyor. Edmond ne zaman ortadan kayboluyor? Beş saniye sonra. Hikayenin sonuna geliyoruz. Cin Türk’e, “Ya siz ne istiyorsunuz?” diyor. Türk bir iki dakika düşünüyor ve diyor ki: … Cin Türk’e ne diyor? “Ya siz ne istiyorsunuz?” diyor. Temel ne yapıyor? Bir iki dakika düşünüyor. Temel hemen cevap veriyor mu? Hayır, hemen cevap vermiyor. Önce bir iki dakika düşünüyor. Temel ne cevap veriyor? Bilmiyoruz. Tahmin edin ve cevabınızı yorum olarak aşağıya yazın. Temel cinden ne diliyor? Bir soru bir cevap - A question an answer 08/23/2010
My friend and I will arrive in Istanbul September 17 to visit friends and we are very excited (and nervous) to hear/experience Turkish in real time!!! Question: What is the correct Turkish word for "nervous" and "shy"? Everytime I try to explain that I'm shy to my Turkish friends, it is apparently coming across as I'm embarrassed or have shame and that is not correct. When you are nervous, you feel excited and uneasy about a situation. You are scared that you won’t succeed in doing something or something bad will happen. You aren’t so confident in yourself. Fo example, it is very natural that language learners feel nervous when they are about to have their first face to face conversation with a native speaker. This is an exciting experience. So what does nervous best translate into Turkish? Well, when a Turkish student speaks to an Englishman for the first time, he/she feels nervous - “gergin”. They feel uneasy – rahatsız or sıkıntılı. They are excited – heyecanlı – and they are apprehensive– tedirgin. They may also feel shy – utangaç or sıkılgan or çekingen. Emre avoids meeting new people. He is very shy. To describe Emre’s character, we can use these adjectives: utangaç, sıkılgan, çekingen. Emre utangaçtır. Sıkılgandır. Çekingendir. Emre feels nervous whenever he speaks to a group of people. To describe how Emre feels when he speaks to a group of people, we can use this adjective: gergin. To feel nervous means gergin hissetmek. I am nervous: Gerginim. I feel nervous: Kendimi gergin hissediyorum. On the otherhand, to be embarrassed means utanmak. When Emre was caught cheating in the exam, he was very embarrased. To describe how Emre felt we say Emre çok utandı. Listen to the vocabularyGergin Gerginim. Gergin hissetmek Kendimi gergin hissediyorum. Rahatsız Sıkıntılı Heyecanlı Tedirgin Utangaç / Emre utangaçtır. Sıkılgan / Emre sıkılgandır. Çekingen / Emre çekingendir. Utanmak / Emre çok utandı. Story Lesson - Part Two 08/22/2010
Cin - 2. Bölüm / The Genie - Part 2Hikayenin ikinci bölümü. Dinleyin. Adamlar başka bir gemi bekliyor ama hiçbir gemi gelmiyor. Şimdi iki aydır adadalar. Çok mutsuzlar. Şimdi sorular. Dikkatle dinleyin ve cevap verin. Adamlar ne bekliyor? Başka bir gemi. Adamlar başka bir tren mi bekliyor? Hayır, tren değil, başka bir gemi bekliyor. Başka bir gemi geliyor mu? Hayır, hiçbir gemi gelmiyor. Haydi, onlara soralım: Hey, siz ne bekliyorsunuz? Başka bir gemi bekliyoruz. Başka bir gemi geldi mi? Hayır, hiçbir gemi gelmedi. Şimdi siz cevap verin: Adamlar neredeler? Bir adadalar. Onlar ne zamandır orada? İki aydır oradalar. Adamlar kaç aydır adada? İki aydır. Haydi, Fransız’a soralım: Edmond, adada mutlu musunuz? Hayır, mutlu değiliz. Çok mutsuzuz. Şimdi size soruyorum: Adamlar nerede mutsuz? Adada. Hikayeyi okumaya devam ediyorum. Türk diyor ki: Sonsuza kadar bu adada kalacağız! Alman diyor ki: Her gün muz yemek zorundayız! Fransız diyor ki: Ailelerimizi bir daha asla göremeyeceğiz! Türk ne diyor? “Sonsuza kadar bu adada kalacağız,” diyor. Adamlar sonsuza kadar nerede kalacak? Adada kalacak. Türk’e soralım: Temel, ne zamana kadar bu adada kalacaksınız? Sonsuza kadar. Sonsuza kadar bu adada kalacağız. Alman ne diyor? “Her gün muz yemek zorundayız,” diyor. Alman’a soralım? Hans, adada ne yiyorsunuz? Muz yiyoruz? Adada başka yiyecek yok mu, Hans? Hayır, yok. Şimdi size soruyorum: Adamlar adada her gün ne yemek zorunda? Muz. Niçin her gün muz yemek zorundalar? Çünkü adada muzdan başka yiyecek yok. Fransız ne diyor? “Ailelerimizi bir daha asla göremeyeceğiz!” diyor. Fransız, Türk ve Alman bir daha asla ne yapamayacak? Ailelerini göremeyecek. Adamlar ailelerini tekrar görebilecek mi? Hayır, ailelerini bir daha asla göremeyecekler. Fransız’a soralım: Edmond, aileni tekrar görebilecek misin? Hayır, ailemi bir daha asla göremeyeceğim. Hikayeyi okumaya devam ediyorum. Bir gün Alman kumsalda eski bir şişe buluyor. Şişeyi arkadaşlarına götürüyor. Şişeyi açıyor. Şişenin içinden bir şey çıkıyor. Kim kumsalda eski bir şişe buluyor? Alman. Alman nerede eski bir şişe buluyor? Kumsalda. Alman kumsalda ne buluyor? Bir şişe. Alman nasıl bir şişe buluyor? Eski bir şişe. Alman şişeyi ne yapıyor? Arkadaşlarına götürüyor. Alman şişeyi kime götürüyor? Arkadaşlarına. Alman sonra ne yapıyor? Şişeyi açıyor. Alman neyi açıyor? Şişeyi açıyor. Şişeyi Türk mü açıyor? Hayır, Alman açıyor. Şimdi Alman’a soralım: Hans, kumsalda ne buldun? Eski bir şişe buldum. Şişeyi ne yaptın? Onu arkadaşlarıma götürdüm. Sonra ne yaptın? Şişeyi açtım. Şimdi siz cevap verin: Şişenin içinden ne çıktı? Bir şey çıktı. Ne çıktı? Henüz bilmiyoruz. Hikaye dersimiz devam edecek. Görüşmek üzere hoşça kalın. A New Story Lesson: Part One 08/18/2010
CİN - THE GENIE![]() Bir Fransız, bir Türk ve bir Alman gemiyle Fransa’dan Avustralya’ya gidiyor. Onlar nereye gidiyor? Avustralya’ya gidiyor. Kim Avustralya’ya gidiyor? Bir Fransız, bir Türk ve bir Alman. Onlar Fransa’ya mı gidiyor? Hayır, Avustralya’ya gidiyor. Haydi, onlara soralım: Siz nereye gidiyorsunuz? Biz Avustralya’ya gidiyoruz. Fransa’ya mı gidiyorsunuz? Hayır, Avustralya’ya gidiyoruz. Onlar nereden Avustralya’ya gidiyor? Fransa’dan. Onlar, Türkiye’den mi Avustralya’ya gidiyorlar? Hayır, Türkiye’den değil, Fransa’dan Avustralya’ya gidiyorlar. Avustralya’ya neyle gidiyorlar? Gemiyle. Gemiyle gidiyorlar. Haydi, Fransız’a soralım. Edmond! Avustralya’ya neyle gidiyorsunuz? Gemiyle gidiyoruz. Şimdi, Türk’e soralım. Temel! Avustralya’ya uçakla mı gidiyorsunuz? Hayır, uçakla değil, gemiyle gidiyoruz. Ne yazık ki, gemi batıyor! Neyse ki, üç adam yüzerek küçük bir adaya çıkıyor. Ne oluyor? Ne yazık ki, gemi batıyor. Ne batıyor? Gemi batıyor. Adamlara ne oluyor? Neyse ki, onlar bir adaya çıkıyor. Kaç adam adaya çıkıyor? Üç adam. Adaya nasıl çıkıyorlar? Yüzerek. Şimdi Alman’a soralım. Hans! Nasıl bir adaya çıktınız? Küçük bir adaya çıktık. Adaya nasıl çıktınız? Yüzerek çıktık. Adaya koşarak mı çıktınız? Hayır, koşarak değil, yüzerek çıktık. Gemiye ne oldu, Hans? Gemi battı. Bu adada hiç kimse yok. Bu adada hiç kimse yaşamıyor. Bu ıssız bir ada ve Avustralya’dan çok uzak. Ada Avustralya’dan binlerce kilometre uzak. Adada hiç kimse var mı? Hayır, yok. Bu adada hiç kimse yaşıyor mu? Hayır, yaşamıyor. Bu ada nasıl bir ada? Issız bir ada. Ada Avustralya’ya yakın mı? Hayır, yakın değil. Ada Avustralya’ya uzak mı? Evet, uzak. Çok uzak. Ada Avustralya’ya ne kadar uzak? Bilerce kilometre uzak. Kelimeler: Vocabulary ile: with, by gemi ile / gemiyle: by boat -den … -e: from …to bir yer-den bir yer-e: from a place to a place Fransa’dan Avustralya’ya: from France to Australia Ne yazık ki: unfortunately Neyse ki: fortunately batmak: to sink -arak / -erek: These suffixes tell us how something happened just like by –ing in English. Study the example below: Çok okuyarak Türkçeni geliştirebilirsin. You can improve your Turkish by reading a lot. Koş-arak: by running Yüz-erek: by swimming Çıkmak: to go up, to land (on a place after a sea voyage) hiç kimse: any person, anybody, nobody yaşamak: to live uzak: far -dan, -den uzak: far from Bin: thousand Binler: thousands Binlerce … : thousands of … TranslationA Frenchman, a Turk and a German are going from France to Australia by boat. Where are they going? They are going to Australia. Who is going to Australia? A Frenchman, a Turk and a German. Are they going to France? No, they are going to Australia. Come on, let’s ask them. Where are you going? We are going to Australia. Are you going to France? No, we are going to Australia. From where are they going to Australia? From France. Are they going to Australia from Turkey? No, not from Turkey, they’re going to Australia from France. By what are they going to Australia? By boat. They’re going by boat. Come on, let us ask the Frenchman. Edmond! By what are you going to Australia? We’re going by boat. Now, let’s ask the Turk. Temel! Are you going to Australia by plane? No, not by plane, we’re going by boat. Unfortunately, the boat is sinking! Fortunately, the three men land on a small island by swimming. What’s happening? Unfortunately, the boat is sinking! What is sinking? The boat is sinking. What’s happening to the men? Fortunately, they are landing on an island. How many men are landing on the island? Three men. How are they landing on the island? By swimming. Now, let’s ask the German. Hans! What kind of island did you land on? We landed on a small island. How did you land on the island? We landed by swimming. Did you land on the island by running? No, not by running, we landed by swimming. What happened to the boat, Hans? The boat sank. There is nobody on this island. Nobody lives on this island. This is a desolate island and very far from Australia. The island is thousands of kilometres far from Australia. Is there anyone on the island? No, there isn’t. Does anyone live on this island? No, no-one lives. What kind of island is this? It’s a desolate island. Is the island near Australia? No, it’s not near. Is the island far from Australia? Yes, it’s far. Very far. How far is the island to Australia? Thousands of kilometres far. To be continued - Devamı varSome Vocabulary and Expressions about Ramadan Müslüman: Muslim Müslümanlar: Muslims Ramazan / Ramazan ayı: Ramadan, the Islamic month of fasting Ramazan ayında: in the Ramadan month Oruç (noun): fast Oruç tutmak (verb): to fast Müslümanlar Ramazan ayında oruç tutarlar. (Muslims fast during the Ramadan month.) - Oruç tutuyor musun? (Are you fasting?) - Evet, tutuyorum. (Yes, I’m fasting.) / Hayır, tutmuyorum. (No, I’m not fasting.) Ezan: Muslim call to prayer Akşam ezanı: call to the evening prayer Orucunu bozmak: to break one’s fast at sunset Orucumuzu bozmak için akşam ezanını bekleriz. / We wait for the evening call to prayer to break our fast. Sahur: pre-dawn meal Sahura kalkmak: to get up from bed so as to have your pre-dawn meal Saat kaçta sahura kalkıyorsunuz? (What time to you get up for sahur?) Sahura kalkmak için saati kurmalısın. (You have to set the alarm clock to get up for sahur.) İftar: the evening meal during Ramadan During the Ramadan month, people often invite each other to this Ramadan dinner. This is very traditional and you don’t really have to fast to accept an invitation or to invite people to dinner. Davet: invitation Davet etmek: to invite Sizi bu akşam iftara davet ediyoruz. (We are inviting you to dinner this evening.) İftara davet etmek: to invite to dinner Davetli (adjective): invited Bu akşam iftara davetlisiniz. (You are invited to dinner this evening.) Ramazan bayramı: Ramadan holiday, the end of the fasting period of Ramadan ![]() Ramazan bayramınız kutlu olsun. (an expression to wish someone a happy Ramadan holiday.) Ramazan bayramında herkes güzel ve şık elbiseler giyer. (During the Ramadan holiday, everybody wears nice and smart clothes.) Ziyaret etmek: to visit Dost: friend Akraba: relative Ramazan bayramında dost ve akrabalarımızı ziyaret ederiz. (During the Ramadan holiday, we visit our friends and relatives.) ![]() Ramazan bayramında çocuklar yaşlıların elini öper. (During the Ramadan holiday, children kiss the elderly people’s hands.) Harçlık: pocket money Ramazan bayramında çocuklara şeker ve harçlık veririz. (During the Ramadan holiday, we give children candies and pocket money.) İkram etmek: to offer (food and drink) Ramazan bayramında misafirlerimize şeker, çikolata ve baklava ikram ederiz. (During the Ramadan holiday, we offer our guests candies, chocolate and baklava.) Şeker Ramazan bayramının sembolüdür, bu yüzden Türkiye’de Ramazan bayramının diğer adı şeker bayramıdır. (Candy is the symbol of Ramadan holiday; therefore, in Turkey, the other name of Ramadan holiday is Şeker Bayramı.) A)bir şey yapmak için: (in order to) to do somethingAli ekmek almak için bakkala gitti. (Ali went to the shop to buy bread.) Ali niçin bakkala gitti? (Why did Ali go to the shop?) Ekmek almak için. (To buy bread.) … için (almak için / öğrenmek için) tells us why a person does something: “Niçin dışarıya çıkıyorsun?” “Biraz temiz hava almak için.” “Why are you going out?” “To get some fresh air.” Aslı arkadaşını karşılamak için havaalanına gitti. Aslı went to the airport to meet her friend. Haberleri izlemek için televizyonu açtım. I turned on the television to watch the news. Türkçe öğrenmek için Türkiye’ye gitmek istiyorlar. They want to go to Turkey to learn Turkish. Alışveriş yapmakiçin bankadan biraz para çektim. I withdrew some money from the bank to do shopping. B) fiil + için / isim + içinWe can also use “için” with nouns. Tatil için = for a holiday fiil (verb) + için Tatil yapmak için Türkiye’ye gidiyoruz. We are going to Turkey to have a holiday. Para kazanmak için çalışmak zorundasın. You have to work to earn money. Kahve içmek için vaktim yok. I don’t have time to drink coffe. için + isim (noun) Tatil için Türkiye’ye gidiyoruz. We are going to Turkey for a holiday. Para için çalışmak zorundasın. You have to work for money. Kahve için vaktim yok. I don’t have time for coffee. Speaking Problem 07/31/2010
This post is my reply to an email message I got from a Turkish learner today. “…I have been studying Turkish for two years I write every day for at least 30 minutes and I still can't speak. No matter what I do I cannot overcome this... Does your course address these problems?...” What I want to do with my story lessons is to teach foreign people how to “speak” Turkish. I’m not interested in teaching grammar very much. You may know grammar very well, you can read and write very well and even you can get very high marks in the exams. But when it comes to speaking, you are frustrated to see that you can’t make even very simple sentences or you can’t understand what people are saying. I experienced this problem with my English many years ago. My English was at upper-intermediate level and I started to study English language and literature at İstanbul University. Then I started to work at a hotel in a highly touristic area and I saw that my listening ability was very bad, my pronunciation was very bad and I always had to think of grammar when I wanted to say something. An American woman asked me where I learned English and I was very embarrased. Oh, yes. What I’m trying to do is to solve the learner’s speaking problem. Now I tell my students not to learn English on “a piece of paper”. I say, “Hear it, speak it.” How do you learn to speak a language? Well, you should have a native teacher or a very good teacher who asks you many questions to have you talk to him/her. You should listen to him carefully and give him short answers without thinking of grammar at all. What’s important is that you give answers aloud. Not written answers, NO! And this kind of speaking lessons should be repetitive. You have to study the very same lesson regularly for some time and after weeks you should do it again. What I’m doing with my course? 1 I’m telling you a simple story. Sometimes I tell you the same story in different tenses. For example, first in the present simple and then in the past simple. And sometimes I tell the same story as if it is happening to me and sometimes as if it is happening to someone else. 2 Then we have the conversation lesson over the story. We have to talk about the story. How do we do that? I tell you the story again, but sentence by sentence. After every sentence, I ask you questions. Pause the audio when you hear the question and give me an answer. It can be a very short answer. But answer very quickly. Then push the play buton again. You’ll hear my answer too. So when you study the lesson again, you are very likely to give a better answer. Ask and answer method is in fact a very old teaching method but it has never been so systematic in language teaching. You need to study the same story at least for a week. You must be sure that you can answer the questions easily and quickly. Don't forget if you decide to buy your membership at my website, you can always contact me when you have trouble with the material and you can ask me for extra lessons for your personal needs. Serdar Uçar |





RSS Feed
